Skip to content

Almanya Neden Dünya Kupasından Elendi / Sistemik Sebepler?

Almanya Neden Dünya Kupasından Elendi / Sistemik Sebepler?

Bugün değişik bir konuda, futbolda  Aile Dizimi’nin sistemik yaklaşımının nasıl işlediğini anlatmaya çalışacağım.

Sıra dışı bir analiz olacak ama sanırım pek çok konuda farklı bir perspektif verebilme potansiyeli taşıyor yazacaklarım. Aslında futbol ya da genel anlamıyla spor kulüplerinin başarısının sistemik kökenleri üzerine zaman zaman düşünürüm ve bu alanda yeterli bilinç düzeyi olsa neler yapılabileceği konusunda kafa yorarım hep.

Bu sefer bir şeyler yazmak son gündem gereği daha anlamlı olacak sanırım.

…..

Biliyorsunuz Almanya dünyanın en güçlü futbol ülkelerinden birisidir. Dünya kupalarını her zaman en büyük favorilerindendir. Bu sene de bu bir istisna değil. 2018 Haziran ayaı itibarıyle dünya bir numarasıdır Almanya. (https://www.fifa.com/fifa-world-ranking/ranking-table/men/)  2016-2017 sezonunda tek bir mağlubiyeti dahi yok. Dünya kupasına gelirken yaptığı on elem mçının onunu da kazanmış, beraberlik dahi almamış.

Peki son dünya şampiyonu ve dünyanın bir numaralı milli takımı olan Almanya dünya kupasında ne oldu da üç maçın ikisini kaybedip grubunda sonuncu olarak elendi? Ve kaybettiği takımlar Meksika ve Güney Kore gibi sıradan takımlar. Kendi seviyesinde dahi kabul edilemeyecek takımlar…

Bu kadar  istikrarlı bir takım nasıl olur da bir anda basit takımlara yenilip elenir?

Yakın zamanda olmuş bir olayı bu konuyla ilişkilendirmek mümkün olabilir mi? Alman Milli Takımını ilgilendiren bir olay. Hatırlarsınız belki Türk oyuncular Mesut Özil, İlkay Gündoğan (ve Cenk Tosun) Londra’da ile Cumhurbaşkanı ile görüşmüştü. Ve bu görüşme olağanüstü seviyelerde tepki çekmişti Almanya’da. Hatta başbakan ve cumhurbaşkanı seviyelerinde tepkiler oluşmuştu.

Siyasi olarak üst seviye politikacaların eleştirilerine maruz kalmalarının yanı sıra, halkın tepkisi bu oyuncuların “yeterince” Alman hissetmemeleri sebebiyle verilmiş olabilir diye düşünmekteyim.

Ancak sebep ne olursa olsun sistemik açıdan bakıldığında Alman Milli Takımında oynamanın koşulu sanki etnik kökenlerini yok saymalarını gerektiriyormuş gibi bir hal ortaya çıkmış oldu. Oysa bir insanın etnik ve/veya dini kökenlerini yok saymasını kimse kimseden isteyemez.  Bunu milli takımdaki bir oyuncu da olsa ya da başbakan da olsa  kimseden istemek  doğru değildir.

Neden doğru değildir?

Her şeyden evvel bir ülkenin ulusal futbol takımına ait olmak sadece kısa süreliğine ve belirli koşullara bağlı bir durum olmasına rağmen bir insanın etnik yahut dini kökeni koşullara bağlı değildir. Kültür kökenlerini, dini kökenlerini, hatta DNA’sında taşıdığı bazı nitelikleri reddetmek insan ne yaparsa yapsın imkan dahilinde değildir.

Alman olmak, orada doğmak yahut orada büyümek, o kişi doğmadan evvel mevcut olan kökenlerin etkisini ve önemini yok etmez.

Olsa olsa o etkileri çeşitlendirir ve zenginleştirir. Bir insan başka bir ülkede doğup orada yetiştiğinde bu durum yani yetiştiği ülke geldiği ve köklerinin bulunduğu ülkeyi reddetmesine değil ona yeni kimliğin eklenmesine sebebiyet verebilir ancak.

Artık o kişi iki kültürlü ve iki ülkeye birden ait hissedebilir en fazla. Çünkü Alman olmak ne bu futbolcular için ne de orada yaşayan ve pozisyonu ne olursa olsun orada yaşayıp kendisine bir yer edinen hiçbir göçmen için tek kimlik olamaz.

Almanların sanırım bugüne kadar Türklerin “entegre” olmaları adıyla yapmaya çalıştıkları şey esasen onları “asimile” etmek ve kimliksizleştirmek olmalı. Bunu başaramadıklarını anladıkları ilk göstergede bu kadar kaba ve saldırgan davranıyor olmaları aslında entegrasyon derken asimilasyon yapmak istediklerinin işareti olmalı.

FUTBOLA GELELİM…

Peki futbol takımının başarısını böyle bir durum nasıl etkiliyor?

Öncelikle şunu anlamak lazım: Bir futbol takımı (hele tüm ulusu temsil ediyorsa) bütünsel bir enerji sistemidir. Yani bir aile yahut bir şirket gibi bir sistemdir. Ve her sistem gibi o sistemi oluşturan tüm öğelerin uyumlu birlikteliği üzerine kurlumak zorundadır.

Tıpkı ülke gibidir. Nasıl ki ülkenin huzurlu olması on oluşturan tüm etnik ve dini ve sosyal öğelerin ortak paydada ve ortak amaçlara yönelik olarak buluşmasını gerektiriyorsa bir futbol takımı da aynı şekilde her üyesinin olduğu haliyle koşulsuz kabul edilmesi temel ilkesine bağlıdır.

Bir düşünün 2014 yılında şampiyon olan Alman Milli Takımı ve sonrasında Dünya Kupası finallerine gelene kadar takıma katkılar yapmış insanları bir anda etnik kökenleri yahut ailesinin doğup büyüdüğü ülkeye olan bağları nedeniyle eleştirip dışlayacak olursanız o zaman takımın temel enerjisini zedelemiş olursunuz. Çünkü bu insanlar bu olay olmadan evvelki takıma katkılarını birer Türk olarak ve oldukları kimse olarak yapmışlardı.

Arka planda Almanların tepkileri şunu ima etmektedir:  kendi kimliklerinin Türk kimliğine karşı bir tercih sebebi olması gerektiğini vurgulamaktadır. Türk olmakla ilgili bir gösterge, Türk kimliğinin hala önemli olduğuna ilişkin bir işaret onları rahtsız etmiştir.

Takımın başarısı üzerinde menfi değil pozitif etki yaratmış ve birer futbolcu olarak etnik kökenlerinin avantajlarını Alman Milli Takımının hizmetine sunmuş olan oyunculara sistemik olarak haksızlık içeren bu tavırlar sistem vicdanının zedelenmesine sebep olmuş ve takımın tümü üzerinde olumsuz bir etki yaratmıştır.

Alman Milli Takımında başka etnik kökenli oyuncular olmasını da bir başka etken olarak eklediğimizde sorun katmerleşmektedir. Sonuçta etnik kökeni farklı tüm oyuncular sistemik olarak bu ayrımcı tavra maruz kalmadan da birebir bu etkiyi hissedecektir biliniçdışı seviyelerde.

Kaldı ki esas etki Alman oyuncuların vicdanının da, takımda eşit ait olma haklarına sahip olması gereken takım arkadaşlarının dışlanmasını kabullenememesine sebep olmuş olmalıdır. BU bilinç seviyesinde olmasa da vicdani etkiler onların maçları kazanmasına engel olmuştur. Takımın kimyası bozulmuş ve bugüne kadar Alman Milli Takımının Dünya Kupası tarihinde görülmemiş başarısızlığının arka plandaki sebebini yaratmıştır.

KURUMSAL AİDİYET

Evet, ortak bir geçmişi ve/veya gelecek hedefi  olan bir grup insan yekpare bir enerji sistemi yaratır.

Bu enerji sistemi oluştuğunda üyeleri o sisteme hangi koşullarda ait oldularsa o koşulların da koşulsuz kabülünü gerektirir. Artık kişinin cinsiyeti, yaşı, kökenleri, eğitimi vs. aidiyet hakkı önünde bir engel teşkil edemez.

Herkesin aidiyet hakları eşit koşullara bağlı olmak zorundadır.

Herhangi bir üyenin aidiyet hakkı sorgulandığı anda bireyleri sisteme karşı koruyan vicdan devreye girerek sistemi negatif yönde etkiler. Alman Milli Takımı bunu yaşamıştır. Çünkü orada olmasına pozitif katkı yapmış olan bu oyuncuların etnik kökenlerine saygı göstermemiş ve kendi köklerini  kesmiştir.

Herhangi bir insan grubunun birlikte yarattığı ortak enerji alanının gücü, saf aidiyet koşullarının korunmasına bağlıdır. Mesut Özil ya da İlkay Gündoğan Alman Milli Takımının başarısı için ter dökerken de Türktüler ve Türkiye’nin başındaki insana o zaman da saygı duymaktaydılar. Almanların politik yahut başka sebeplerden küçümsemeyi tercih ettikleri Türkiye’nin simgesi olan Cumhurbaşkanına saygısızlıkları ile bu oyuncuların teveccühü arasındaki çelişki oyuncuların Türk kökenleriyle Alman Milli Takımına yaptığı katkıları yok etmez. Doğal olarak zarar gören şey bu durumda takımın bütünsel enerjisidir.

Bu gibi sebeplerden şirketler batmakta, ülkeler çökmekte, aileler yahut ekipler dağılmaktadır.

Kimlerin hangi koşullarda koşulsuz aidiyet hakları varsa onların varlığına koşulsuz saygı, olmazsa olmaz bir ilkedir. İstisnası olmaz böyle bir şeyin.

Şimdi düşünmek lazım hangi takım başarılı oluyor ve hangi takımlar başarısız oluyor? Konuyla ilgili olarak tersi bir örnek babında İsviçre takımına bakacak olursak çoğunluk oyuncuları etnik olarak başka kökenlere sahip. Oldukça başarılı bir ekip görüntüsü vermekteler. Bu durumda hiç detayları bilmeden şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: İsviçre Milli Takımında kökenleri nedeniyle kimse haksız eleştirilere maruz kalmamış olmalı. Orada insanlar etnik köklerini yok saymak zorunda bırakılmıyor olmalı…

ÇIKARILACAK DERSLER VAR

Bu küçük olay aslında büyük ve milyonlarca insanın hayatlarını doğrudan etkileyebilecek çok büyük olayların habercisi olarak düşünülebilir.

Almanya tarihinde ayrımcılık nedeniyle çok acılar yaşatmış ve bu acıların sonucu olarak da kendisi de halen acı çekmekte olan bir ülkedir. Nazilerin yapmış olduğu şeyin ülkeyi ve dünyayı nerelere sürüklediğini biliyoruz. Huy kolay çıkmıyor olsa gerek.

Yok edildiği için yahut göçmek zorunda kaldığı için Yahudilerin ülkede bıraktığı boşluğu Türk ve diğer göçmenler doldurmuştur. Neredeyse aynı sayılarda göçmen nüfus Almanya’da Yahudilerin yerine azınlık olarak bu ülkede yerleşmiş ve yaşamaktadırlar.

Sistemik olaylar ve etkiler biz farkında olmadan ortaya çıkar.

Almanlar 21. Yüzyıl koşullarında ırkçılık yapmakta olduklarının farkında değiller. Kendi kimliklerinin daha üstün ve tercih edilir olduğunu varsayımlarını zedeleyebilecek en ufak belirtiye tahammülleri yok sanırım.

Kendi kimliğiyle siyaset yapan, dininden ve kökeninden utanmayıp, yok saymayan; aksine gurur duyan bir siyasetçi olan Cumhurbaşkanı’nın simgesel anlamdaki önemini kabul eden birkaç oyuncuya tahammülsüzlük göstermesinin ardından bu ülkeyi oluşturan kimliğin kodlarına bakmak iyi olur.

Almanlar aşırı gurur ve kibir içerisinde oluşturdukları kimliklerinin etkisiyle,  orada yetişmiş, en üst seviyeye çıkmış hatta Almanya’nın tümünü temsil etmekte olan Türk asıllı oyuncuların etnik kimliklerini simgeleyen kişiye saygı duyabilmelerini kendi kimliklerine yapılmış bir saygısızlık olarak algılamaktadır.

Böylelikle aslında Alman kimliğinin orayan göçen Türklerin Türk kimliğini çoktan yok etmiş olmasını beklediklerini ve bunu tercih ettiklerini söylemiş oluyorlar.

Bu Alman toplumunun dağılması ya da başarılarını artık sürdürememlerinin zeminin oluşturma potansiyeline sahip bir durumdur.

Tıpkı Alman Milli Takımının başarılarında olduğu gibi, ekonomisini büyütüp güçlendirmede bu kadar büyük katkılarda bulunmuş göçmenlerin etnik kökenlerini sorun eder ve göçmenlerin  aidiyetlerini bu sebepten sorgularsa Alman toplumu da başarısızlıklarının yahut çeşitli huzursuzlukların fitilini ateşleyecek demektir.

Tıpkı vatandaşlarının hepsinin birer göçmen olmasına rağmen ABD’de Trump’ın göçmenlere saygısızlık yapmasının yaratacağı sonuçlar gibi huzursuzluk ve düşüş evresi kapıda beklemektedir.

Batı dünyası kendi değerleri olarak lanse ettiği insan hakları idealini ve demokrasi sürecini sadece herkesin kendisi gibi olma hakkı ve süreci olarak algıladığı sürece yıkılışı ve çöküşü kaçınılmaz bir hale gelecektir.

İnsanlar sadece kendileri gibi olma haklarına saygı duyulduğunda huzur bulurlar. Ve aynı sisteme ait insanların bir kısmının huzursuzluğu bütün sistemin huzursuzluğudur. Ve ne kadar temel haklar çiğnenirse toplumun, ülkenin ya da sistemin dağılması o kadar büyük olasılıktır.

 

Soru Sor
Yardımcı Olabilir Miyiz?
Merhaba!
Size nasıl yardım edebiliriz?